Author Archive

Elbette ki çok bakanlık fazladan masraf demek. Ama az bakanlık her zaman da masraftan tassarruf demek değil. Aynı zamanda çok bakanlığın olmaması demek zaruri ya da önemi çok olan bakanlıklar olmamalı anlamına gelmemeli.

Bana göre 21. yüzyılda hala eski bakanlıklarla ya da bazı görevleri devlet bakanlarına vererek teknoloji alanında atılım yapmak mümkün değil.

Bir bilişim bakanlığının göreceği birçok işler var. Hatta göreceği görevler gün geçtikçe de artırılabilir.

Mesela devletin tüm donanım alımları bu bakanlık üzerinden yürütülebilir. Bunda maddi olarak ciddi yarar var. Her kurumun saçma sapan ihalelerle garip garip donanımları bünyesine doldurması sonra tekrar tekrar ihalelerle bu sisteme devam etmesi tam bir ciddi maaliyete neden oluyor. Hem gereğinden fazla donanım alınıyor, hem gereksiz donanım alınıyor, hem de oldukça pahalıya alınıyor. Böyle bir bakanlık elindeki güçle çok daha büyük uluslarası ihaleler yapabilir, çok da sistemli çalışabilir, iyi bir yönetimle oldukça az memurla tüm devlet dairelerinin donanım işlerini oldukça hızlı ve gerçek anlamda işe yarar şekilde halledebilir.

Bir diğer konu yazılım konusu. Her devlet kurumunun kendine has bilişim departmanı kurması, bu kişilerin hepsinin farklı teknolojilerle farklı farklı sistemler yapması ve en nihayetinde hiçbirinin doğru düzgün çalışmaması hem maddi hem manevi olarak her vatandaşı sarsıyordur sanırım. Ya da işin diğer bir yönünden bakalım. Devlet bu işleri -daha doğrusu büyük ihaleleri- dışarıya ya da devletle ortak firmalara teslim ettiğinde de benzer durum olmuyor mu? Yıllarca süren çalışmalar sonunda gene ele birşey geçmediği gibi projeyi daha sonra anlayacak başka bir şirket ya da ortaklık olmayacağından tekrar tekrar aynı şirkete başvurup güncelleme için daha büyük kaynak ayırmak gerekiyor. En nihayetinde iş sarpa sarırsa projeyi çöpe atıp yeni bir yerle anlaşılmıyor mu? Saçma sapan, ipe sapa gelmez her teknolojinin ve işin daha fenası her devlet kurumunun kendi içindeki daireler de bile farklı teknolojilerin kullanılmasının kime ne faydası olabilir? Üretilen yazılımların hiçbiri bibirini tutmazken tekrar tekrar binlerce satır kod yazmanın devlete yararı ne olabilir?

Oysa ki devletin yazılım ihalelerini sürekli olarak dışarıya paslamasına hiç gerek yok. Böyle bir bakanlık olabilse bakanlık çok rahat kendi bünyesinde projeler yönetebilecek birimler kurabilir, devletin gerekli yazılımları bu gruplar tarafından gerçekleştirebilir. Burada önemli husus her projenin ya da her devlet kurumunun ihtiyaçlarının aynı teknoloji ile aynı kitaplıklar ile aynı sistemle inşa edilmesi. Böylece 200 yıl geçse de sistemin başına gelen biri kısa sürede sistemin nasıl işlediğini görüp gereken her türlü yazılım ihtiyacını oldukça kolay bir şekilde karşılayabilir.

İşin daha da ilginç kısmı yazılım ile donanımı aynı kurum yönetmez ya da yönlendirmezse ciddi maddi kayıplar sürekli olarak devam edecek. Bazıları her ne kadar yazılım ile donanımı birbirinden ayırsa da bu ikilinin ayrılması mümkün değil. Bir yazılım üretiliyorsa bunun hangi donanımda çalışacağı da belirlenir. Yani kullanacağınız teknolojinin ihtiyacı olan yazılım bellidir. Ya da işe diğer yönden bakalım. Sistem kaldırmıyor diye yazılım üretilir mi? Eğer sistemleriniz neyse ona göre yazılım üretirsiniz ki gidip son donanımlara eşek yüküyle para ödemiyesiniz.

Türkiye’de bunlar var mı? Yok. Haliyle hergün bu yazılım ve donanım işleri yüzünden dünyalar kadar verginiz çarçur olup havalara uçuyor. Sonunda aldığınız hizmet de ortada. Hangi devlet dairesinin ortaya çıkardığı işten memnunsunuz ki? Siz değilmisiniz sürekli olarak memurlardan “sistem çalışmıyor” lafını duyan? Çalışmayan sistemler için milyar dolarlık donanım ve yazılım harcamasına ne gerek vardı ki o zaman?

Bir diğer boyut.

Windows kullanmak çok basit değil mi? Neneleriniz bile kullanıyor değil mi? İlginç. O zaman neden devlet dairelerinde kisme doğru düzgün bilgisayar kullanamıyor?

Demek ki Microsoft ürünlerini nenelerimiz kullanamıyor. Kullanabilse nenemiz yaşında olmayan kardeşlerimiz pek iyi şekilde kullanabilirdi. Haliyle görüyoruz ki bu slogan tümden bir yalan.

Yalan. Çünkü bugün devlet içinde Microsoft ürünlerinin kullanılmasının sebebi bu ürünlerin şahane, benzersiz, eşi benzeri bulunmayan kar tanesi olma özelliğinden kaynaklanmıyor. Bunun sebebi mevcut bir alışkanlığın devam ettirilmesinden başka birşey değil. İşte, zamanında yerleşmiş bir alışkanlık vardı. Sanki herkes windows ürünleri kompetanıymış gibi bu alışkanlık devam ettirilerek bugünlere gelindi.

Kişilerin tercihlerine saygılıyız, ister Microsoft ürünü kullanır ister ne isterse kullanır.

Ama işini bilen devletin kullanacağı işletim sistemi, destekleyeceği üzerine yatırım yapacağı, okullarındaki labaratuvarlara kuracağı, derslerini göstereceği, müfredatın içinde koca bir külliyat olarak koyacağı şey bir şirketin ürünleri olamaz. ( Merak ediyorum acaba Ülker ya da bir diğer yeşil sermaye Microsoft’a ortak olsa askeriye Microsoft’u kovar mıydı? Ya da Microsoft bir türk firması olsaydı üniversitlerde sürekli onun derslerinin işlenmesi ve her yere fütursuzca kurulmasına insanlar bu kadar razı olabilir miydi? ) Bu seçim olsa olsa elde ve hali hazırda yeterince gelişmiş özgür yazılımlar, özgür işletim sistemleri ( yani GNU/Linux ) olabilir.

Tabii ki biz aklı başında kişiler olarak “Vay efendim Microsoft yerleşmiş bir firma, teknik destek veriyorlar, özgür yazılım için böyle şeyler yok” filan gibi saçma sapan ve deli saçması şeylere kulak asmıyoruz. Sen bugün dönüşüme başlarsan adın gibi bilmelisin ki birkaç sene içinde her türlü desteği verecek milyon tane firma çıkacaktır. Kaldı ki senin görevin bir devlet olarak bir şirketin ürünlerinde uzman olan kişiler yetiştirmek değil. Senin görevin bir devlet olarak bağımsız, tekelde olmayan, açıp içinde ne olduğunu görebildiğin, fakir-fukara ülkenin her bireyinin bedava olarak edinebileceği, hatta inanır mısın bilmem senin bile bedava olarak edinebileceğin birşeyi yaymak, geliştirilmesine ön ayak olmak hatta ciddi ciddi kullanmaktır.

Bill Gates’le el sıkışmakla, onu kabul etmekle ne Bill Gates olursun ne de ülkene hayrın olur. Belki siyasilerin çocuklarına iyi iş imkanları sağlarsınız ama hepsi o.

Özetle bir bilişim bakanlığı olsaydı aklı başında her insan gibi o bakanlıkta birkaç yıl içinde -nenelerimizin bile kullandığı ama nasılsa bir türlü kullanamadığı- şeyleri çöpe atıp; sıfırdan kendi geliştirdiği sistemle işlerine devam etmek için özgür yazılım kullanacak, kullandıracak, herşeyini onun üzerinde geliştirecek ve haliyle gene milyar dolarlık kar kasa da kalacaktı. (Yani verdiğiniz vergiyle Bill Gates’i zengin edip sonra gidip onun kişisel gelişim kitabını alıp okumayacaktınız.)

Tabii işin hep maddi bölümü gözönüne alınmamalı, diğer bölümleri de var.

Mesela böyle bir bakanlık tüm eğitim politikasına etki edecek yeni bir sistem geliştirebilir. Okullardaki mühendislik-programcılık dersleri müfredatından tutunda, okullardaki lablar, kullanılacak yazılımlar, gösterilecek dersler ve içerikleri. Bunlar ciddi anlamda çok önemli. Çünkü bunlar toplumda gerçek olmayan bir inanç (yani hurafe) doğurtup bazı şeyleri nenenizin bile kullanacağına sebepsiz inanmanızı sağlarken ister istemez daha çok küçük yaşlardan itibaren bir şirketin yazılımlarına !bağımlı! olmanızı sağlıyor. Yani sistem Atatürk ve İlkelerine bağlı fertler yetiştiriyor mu tartışılır ama Microsoft’tan daha Microsoft’çu vatandaşlar yarattığıına şüphe yok. Bunu da anca eğitim sisteminizi tekrar düzenleyerek, lablara kurduğunuz şeylere dikkat ederek, verdiğiniz derslere ve içeriklerine dikkat ederek düzeltebilirsiniz. Devletler Microsoft’a gösterdikleri desteği özgür yazılıma gösterseydi emin olun o satanist kılıklı, bira içip kod yazdığı düşünülen gençler size çok daha iyi sistemler sunardı. Ortaya çıkan mamülü de her vatandaş bedava alıp kullanıp, isterse eğer-büker istediğini yapabilirdi.

Eee, devir bilmem kaç bin. Böyle bir bakanlık olursa pek tabii ki halkın teknoloji alanındaki hurafelerden kurtulması için vaazları da olacaktır. Mesela sadece kendisi online eğitim siteleri kurabilir, online dergiler çıkarabilir, herşeyi online’a döküp bedava olarak halka sunabilirdi. Böylece vatandaş pazarlamacıların sunduğu saçma sapan seminerlerden kurtulup ciddi anlamda bilgisini artırabilirdi. Tamamen bilişim üzerine olan uzman bir bakanlık toplum için yararlı (pis komunist bakanlık!) projelere destek verebilir, yarışmalar açıp bir heyecan yaratabilir; elindeki kamu gücüyle gerekli olan her türlü profesyoneli kendi bünyesinde barındırabilir; sisteminde eş-dost-tanıdık olayını lağvedip tamamen mantık ve matematik kuralları içinde bilimsel olarak her soruna çözüm üretecek etkin politika geliştirebilirdi.

Devlet için lazım olan şifreleme işlerini de görebilirdi, spesifik yazılımları geliştirebilirdi, siber güvenliği sağlayabilirdi, kurumlarla yakın olup daka etkin ve daha profesyonel teknolojik gelişmelere yol açabilirdi.

Olabilirdi diyoruz. Olurdu diyoruz. Yani kafamızda bir “Ali harikalar diyarında” tablosu çiziyoruz. Oysa ki biliyoruz ki böyle birşeyi düşünebilecek bir iktidar ne var ne de yakın vadede gelecek gibi görünüyor. Ama olsun, bir şekilde hayal kurmazsak dünyanın tadı olmuyor, makineleşiyoruz.

Ara ara hayallerimizi de yazalım, olur mu? ( Yani komunist, sosyalist, devletçi bu cahil olan ve liberal ekonomiden, microsoft valiliğinden anlamayan, ipe sapa gelmez non-global hayallerimizi bir iki daha yazabiliriz. Bu dünyanın gerçeklerine uymayan ve soyguncu olmayan “ideal” hayallerimizle verdiğimiz rahatsızlık sebebiyle şimdiden özür dileriz. Haksız rekabet yaptığımız için, yazarken Microsoft’un yanına TM filan yazmadığımız için, yazının sonunda “bu yazıda gerçen herşey lisanslıdır, tüm hakları Microsoft vs’ye aittir” yazmadığımız için ve biraz da doğru söylediğimiz için lütfen bu yazıyı okuyup okutmayınız; dava filan uğraşmayalım. Allah bilir kaç patenti ihlal ettik de haberimiz yok)

Comments 1 Comment »

Bundan çok uzun zaman önce siyasi görüşleri incelerken hepsinde aklıma yatkın birşeyler olduğunu keşfetmiştim. Ama bu keşifler hiçbir zaman için benim ciddi anlamda “taraf” olmamı sağlayacak kadar kuvvetli değildi. Çünkü çoğu yerde, çoğu sistemde taraf olmak birşeye sorgusuz bağlılık, sorgusuz itaat gerektiriyordu. İslam’ın bu kadar yaygın olduğu bir dünyada islama bağlı kişilerin bile -ki islam sokak tabiriyle “Allah’ına kadar eleştireldir”- islamı böyle anlamaları -ki sayıları yaklaşık olarak > 1 milyar- herhalde dünyanın açmazı olarak görülebilirdi.

Gerçi çok küçük yaşlarda kabul ettiğim birşey vardı ki taraf olmak zekayı inkar etmekten öte birşey değildi. Herşey insan için varsa insanın en büyük farkı ise zekasıysa zeka olmadan kabul edilen ya da zekaya aykırı durumların rahatça dile getirilemediği her sistem belki insanlığa değil ama zekaya karşı uygulanan bir despotluktan farklı değildi. Read the rest of this entry »

Tags: , ,

Comments 1 Comment »

{ Devrimci ve Toplumcu Teknoloji Yazıları İlk Bölüm : Kitap }

KİTAP NEDİR?

Türk Dil Kurumundaki ilk anlamıyla kitap kağıda basılı ve bütünlük arz eden birşey, ikinci anlamıyla bütünlük arzeden bir eserdir. Bu iki kavramı biraraya getirirsek deriz ki “kitap bir bütünlük arzeden, belli bir ya da birçok konu hakkında yazılmış eserlerdir”.

Çoğu kişiye kitap dediğinizde tabii ki ilk anlamıyla, yani eline alıp sayfalarını karıştırabildiği manasıyla kitap gelecektir. Ama zaman ilerlerken ve bilindik şeyler bu kadar hızlı değişirken bu verilen anlamın birkaç yıl sonra değişmeyeceğini kim iddia edebilir?

NEDEN KAĞIDA BASILI BİR KİTAP?

Çünkü matbaanın icadından beri en bilindik yöntem. Matbaa dediğimiz şey insanları el yazısından kurtaran belli oradan bir “sanayileşme” icadıdır. Matbaa sayesindedir ki çok az bir emekle bir konuya dair birşey binlerce, onbinlerce yazılmış, maaliyetin düşmesiyle her yöne, her kademeye yayılmıştır.

Ama matbaa kitabı neye basıyordu? Kağıda. Haliyle kaç yüz yıldır kitaplar kağıda basılıyor. Read the rest of this entry »

Tags: , ,

Comments 1 Comment »

Bir Spielberg filmi Artificial Intelligence (Yapay Zeka) ‘da yapay zeki olarak üretilmiş olan çocuk Blue Fairy (Mavi Peri)’ye kendisini normal bir insan yapması için ulaşmaya çalışırken sular altında kalmış eski şehre gittiğinde gene kendisi gibi seri üretim olan bir başka David ile karşılaşır. Bu karşılaşmada görür ki masada oturan çocuk kendisinin aynısıdır. Şaşıran David karşılaştığı David’e kim olduğunu sorar ve o da ben David’im der. Bir iki cümle geçtikten sonra esas David eline aldığı nesne ile “I’m David. I’m Unique” (David benim. Ben benzersizim!) diyerek diğer David’i parçalar.

Aslında filmin en dikkat çeken noktası burasıydı. İddia ortadaydı, seri üretim bir robot benzersiz olduğu iddiasındaydı.

Peki benzersiz olmak ya da eşinin ve benzerinin bulunmaması nasıl olabilirdi?

Direkt random (rastgele) değerlerden girelim. Read the rest of this entry »

Tags: , ,

Comments No Comments »

Ben aslında yapay zeka gibi birşeye doğal zekamın hiçbir kısmını feda etmek istemediğim için yıllardır nerde yapay zeka lafı görsem doğrudan “yok öyle birşey” diyerek bir manada aslında çok hoşuma gidecek ama bir o kadar da nefret edeceğimi bildiğim bir konuyu gözardı etmeye çalışıyordum.

Derken çok yakınlarda birgün ucundan kıyısından kendisiyle ilgilenmeye başladım. Ancak bu çok yakın zaman noktasıyla bugün arasındaki zaman diliminde bile durumdan oldukça nefret ettim. Çünkü normalde birçok şeyi -ki bunlar gerekli-gereksiz herşey olabilir- düşünerek vücudunun en çok kalori yakan organı olarak beynini -ya da enerji odağını- kullanan bir kişi olarak bu yapay zeka işinin ruhum üzerine bir karabasan gibi çöküp gereksiz şeyler bile düşünmeme fırsat vermemesinden oldukça rahatsız oldum.

Bu rahatsiz olma sürecinde de herhalde bir kitap dolusu teori geliştirdim. Belki çoğu daha önce öne sürülmüştür ama olsun, bir daha geliştirmenin insanlığa bir faydası yoksa da benim doğal zekama faydası olmuş olabilir -ama zararı da olmuş olabilir. Ancak teorilerimden birine dayanarak diyebilirim ki faydası olması daha büyük bir orana sahip-.

Ve sonunda kendisiyle olan birlikteliğimize sadece günlük bazda bir beş dakika kadar zaman ayırmak konusunda anlaşarak ara verdik, daha doğrusu dozajını ayarladık.

Açıkcası bu konu üzerine uzunca bir süre yazmayı düşünmüyorum. Yazmak gerçekten çok zor. Özellikle teorik ya da felsefik bir konu açıklanıyorsa. Gerçi her ne kadar bu vesileyle ses kaydı yapma gibi birşeyle tanışmış olsam da bazı şeyleri sesle anlatmak da zor. Tamam belki vurgu yapma, ses tonunu ayarlama ve daha çok şey anlatma şansınız var ancak gene de eksik kalıyor. En güzeli elinize bir kalem alıp beyaz tahta üzerinde çizerek anlatmak olabilir, ancak onun için de ne teçhizatımız var ne öyle birşeye hazırız ne de çok niyetliyiz. Henüz matbaadan gramofona yeni geçmiş olan bir bünyeye pek tabii ki hızlı akan fotoğraf teknolojisi biraz ağır gelecektir.

Hem bu teorik-felsefik şeylere girmek de okuyucu bunaltıyor. Hani belki bilişim blogu tutmasak işin içine din-siyaset-devlet-yaşam vs ile ilgili teori ve felsefeleri de sokarak gündeme bakarak eğlenceli yazılar yazmak mümkün olabilir ama 1-0 aleminde bu tarz şeyler pek yok, olanları da yorumlamak zor. Kaldı ki din-siyaset-devlet-yaşam vs ile ilgili ne kadar sağlam teori ya da felsefik yaklaşımlarınız olsa da onları anlayan kişi sayısı artacağı için ve haliyle anlamadan yazan kişi sayısında da otomatik olarak bir patlama yaşanacağı için flame yorum silmekten içimizi karanlıklar basabilir.

Özetle teorinin dibine vurduğumuz zamanlarda elimizde tuttuğumuz bardağın sadece bardak, içindeki gazozun sadece gazoz olduğunu kabul edip, kalbin bozuk ritminde dans edersek herhalde bu sıkıntılardan kurtulup gerçekle sanal arasındaki boşlukta bir kayığa binmeden asılı durma şansımız olabilir diye düşünüyorum.

Teorisyen olmak zevkli ama pratisyen olmak kolay. ( Bu tarz cümlelere birden fazla ifadeli cümle diyelim. Normalde bu tarz cümleler iki cümle şeklinde kurulur. Şöyle : “Teorisyon olmak zevklidir ama pratisyen olmak zevksizdir. Teorisyen olmak zordur ama pratisyen olmak kolaydir.” Oysa tek cümlede iki cümleyi kurma şansımız var. Bunu ingilizce de genelde “There was nobody but me” şeklinde daha kısa şekilde kursalar da yanılmamak gerekir, orada ki kısa hal bir cümleden iki anlam çıkarmamızı sağlamaz. Burada aklımıza şu gelir : Önceden bir “ama” kullanarak iki cümle kuruyor ve dört anlam çıkarıyorduk. Sonra geliştirdik ve bir “ama” kullanarak bir cümle kurduk ve dört anlam çıkardık. O zaman ucuncu bir “ama” eklesek 8 farklı anlam çıkarabilir miyiz? Çıkarabilirsek nasıl, çıkaramazsak neden? Neden bu tarz kıyaslama cümleleri hep iki katının katı şeklinde gidiyor, ya da gerçekten öyle mi gidiyor? İki farklı şeyin üç farklı özelliğini 2′li olmadan anlatamıyor muyuz? Anlatabiliyor muyuz?) Ancak teori kulvarlarında çok dolaşmak pratiğin değerinin insan gözünde düşmesinden dolayı tehlikeli de olabilir. Çünkü teori olmadan pratik yapamayacaksak da pratik olmadan teori geliştirmekle gemiyi yürütemeyiz.

Tags:

Comments 1 Comment »

Normalde çok büyük olmayan verilerde hatta çok büyük de olabilen verilerde arama motorunun sunduğu indexleme seçenekleri ya da özel optimize sql fonksiyonları ile komutları oldukça iyi performans sağlamakta. Ancak özellikle text içerik büyüdüğünde normal indexlerin yetersiz kalması görülebilmekte. Tabii ki bu yetersizlik arama sonuçlarının uzaması ya da veritabanı motorunun işlemciye yüklenebildiği kadar yüklenip sonuçları döndürme süresinin uzaması hatta çoğu zaman döndüremeyecek duruma gelmesi anlamı taşıyor.

Bu noktada bilindik bir kullanım var.

Read the rest of this entry »

Tags: , , ,

Comments No Comments »

Maneviyat, vicdan, insanlık. Bunlar gerçekten insanın içinde varolan insanın içinden gelen şeyler mi? Ya da “içim elvermiyor” dediğimizde aslında içimize sığmayan şey bizim kendi içimizde geliştirdiğimiz birşey mi?

Bir düşünce vardır. Tanrı ilk insanı yaratmıştır. Daha sonra ona bir de eş yaratmıştır. Ancak o günden sonra tanrı insan yaratmamıştır. O yarattığı iki kişi dış etkiler yaparak yeni insanlar ortaya çıkarmıştır. Gerçi şekil olarak insan yaratmakla insan ortaya çıkarmak arasında hiçbir fark yok. Sonuçta iki yapıda da insan bir dış etkiyle oluşuyor.

Read the rest of this entry »

Tags: , , , , ,

Comments 2 Comments »

( Bu yazı eskimeye başlamış bir taslaktır. )

Karar alma süreçleri ilk etapta bakıldığında en karmaşık ve hesaplanması en zor olan bir süreç olarak karşımıza çıkar. Burada kararın niteliği sürece etki etmektedir. Örneğin basit bir karar kompleks bir yapı sergilemezse de zor olan kararlar genel olarak her zaman için kompleks bir süreç gerektirir.

Karar alma sürecini her zaman için bir piramite benzetmek mümkündür. Piramitin yapısı bize zeminden üste doğru ilerledikçe sürecin kompleksliğini yitirdiğini ve kararın alınma hızının arttığını göstermektedir.

Piramidi şu şekilde düşünmek gerekir. Piramid yukarı doğru daralan bir yapı sergiler. En üst noktası ise adından belli olacağı şekilde bir noktadır. Ancak en üst noktaya varana kadar alt seviyelerin kapladığı alan konusunda bir hesap yapmamak gerekir. Çünkü karar alma süreci kişiden kişiye farklılık gösterir. O sebeple kimisinin karar alma sürecindeki piramitin boyutları elimize sığacak kadar küçük olabilecekken kimi kişilerin karar alma sürecini gösteren piramit Giza piramitleri kadar büyük olabilecektir.

Read the rest of this entry »

Tags: , , , , ,

Comments No Comments »

Klasik bir geyiktir; bilirsiniz… Filmin bir yerinde zekayla ilgili bir konu geçtiğinde bir kişi çıkar ve “Hey adamım, normal insanlar beynininin ancak yüzde 8′ini kullanır, Einstein bile en fazla yüzde 12’sini kullanıyordu!” diyerek ortaya tarihin en büyük saçmalıklarından birini fırlatıverir.

Zeka nasıl ölçülür ya da IQ testinden 160 almak sizi ünlü yapar mı gibi sorulara cevap vermek sınıflandırma konusunda doktora yapmaya çalışan psikologların filan işi olsa gerek; o sebeple o kısma değinmek istemiyorum. Ancak zekayı öldüren yegane şeylerden birinin Türkiye’de fazlasıyla görünmekte olduğundan ötürü bürokrasi ve ilkellik olduğunu söyleyebilirim.

Dün gecenin bir yarısı bloguma baktığımda 12 gündür tek satır yazmadığımı farkettim. Oysaki hali hazırda 35 tane taslağımız ve konu başlıklarını not ettiğimiz 20 kadar konumuz var. Peki ne olmuştu da bu 12 gün boyunca bu fakir fikirlerini iki satır dökebilecek durumu sağlayamamıştı?

Biz bilişimci olduğumuz için çok iyi bilmekteyiz ki bilgisayar denen icat işleri kolay kılmak için vardır. Bilgisayarların eğlence aracı olarak kullanılması bizi çok ilgilendirmez genelde. Tabii ki o kısımlarından da yararlanıyoruz ama bilgisayarların ortaya çıkış sebebi ve gitgide kullanım oranı ve sıklığının artmasındaki temel neden işleri kolay kılmasından başka birşey değildir. Tabii ki Türkiye’de yaşamıyorsanız!

Read the rest of this entry »

Tags: , , ,

Comments 3 Comments »

Bundan elli yıl önce Sivas’ın bir köyünde elektriği, suyu, televizyonu, interneti olmayan bir evde yaşayıp sürüleri ve tarlasıyla uğraşıp varlığının tek göstergesi bir kimlik bir belgesine sahip kişiler olsaydık elbetteki şüphelere sahip olmamız için hiçbir neden olmazdı. En basitinden köyün yolunda yürürken arkamızdan bir kişinin gelmesi durumu bile pek rastlanacak bir durum olmazdı ki oturup arkamızdan gelen kim diyelim. Kaldı ki kim olacak? Köy gibi herkesin birbirini tanıdığı yerde arkamızdan gelen kişi ne idüğünü bilmediğimiz bir kişi nasıl olabilir? ( Ya da matematiksel bir olasılık hesabı yapsak 365 günün 10 günü arkamızdan birisinin gelmesi durumunda gelen kişinin köyden olması, köyden olmaması, yabancı ama tehlikesiz olması, yabancı ama tehlikeli olması gibi bir hesap gittikce daralarak neredeyse bize 0′a yakın bir sonuç verecektir. )

Ama bugün hiç de rahat olmamalıyız. Daha doğrusu yukardaki gibi bir yaşantımız olsaydı birşeylerden şüphelenmek belki bir rahatsızlık olarak görülebilirdi ancak bugün birşeylerden şüphelenmemek rahatsızlık olarak görülebilir.

Neden ?

Read the rest of this entry »

Tags: , , ,

Comments 3 Comments »

Mevcut sistemimiz içinde çok iyi hukukçu olup bilişimin b’sinden haberdar olmayan kişilerin ya da çok iyi bilişimci olup hukukun h’sinden haberdar olmayan kişilerin ahkam kestiğini düşünürseniz herhalde benim de yarı hukukçu yarı bilişimci olmamdan dolayı söyleyeceklerimi mazur görürsünüz.

Bir vakit hukuk konusuunda kariyer daha doğru bir ifadeyle isim yapmak niyetinde olan henüz yeni bir hukukçu dostuma bilişim hukuku konusuna eğilmesi gerektiğini telkin etmiş, hatta kitap yazma niyeti varsa ücretsiz olarak ona gereken her türlü teknik desteği/eğitimi sağlayacağımı söylemiştim. Tabii ki benim bunu söylememde bilişim kuyusunun derinliklerine düşmüş olmamın ve yarı hukukçu olarak olayları hukuki açıdan değerlendirme şansımın olmasının etkisi vardı. Ancak söylediğim şey ilgi görmedi; belki vizyon belki bakış açısı eksikliğinden dolayı başka konulara (yani hazır yerleşmiş bir kültürü olan, bol bol referans verilebilecek….) eğilindi.

Ben bilişim hukuku ile ilgili çoğu yayını okudum diyebilirim. Kitap olarak yayınlanmış olanlar dahil olmak üzere çoğu tezi de okumuş olduğumu söyleyebilirim. Ve bu yayınların neredeyse tümünün bilişim alanındaki teknik bilgi eksikliğinden dolayı hukuki olarak yanlış sonuçlara vardığını da net olarak söyleyebilirim.

Read the rest of this entry »

Tags: ,

Comments 1 Comment »

Birkaç gün önce Opera’yı bırakma zamanıdır diye başlık attıktan hemen sonra “Bize de Firefox yolları” göründü demiştim. Dedikten sonra hergün Opera’da sessionlarındaki açık pencereler birer ikişer azalarak Firefox’a kaymaya başlamıştı. Opera’da yıllardır taşıdığım profillerime bağlı olarak yüzlerce sitedeki üyeliklerim Wand sayesinde hatırlanabildiğinden fırsat buldukça parolaları değiştirme yoluyla siteleri Firefox’a tanımaya başlamıştım. Yani yavaş yavaş taşınıyorduk Firefox’a.

Ancak ne yalan söyleyeyim şu kadar günlük kullanımım beni çok mutlu etmedi. Hatta Firefox biraz abartılmış diye düşünmeye başladım. Tabii ki bunun birkaç sebebi var.

Read the rest of this entry »

Tags: , , ,

Comments 11 Comments »

Haberlere göre 1 2 3 gene ünlü bir türk dolandırıcılık ve sahtekarlıktan yakalanmış. Gene işlenenin suçların teknolojik aletlere yönelik olmasından dolayı kendisine hacker denilmiş.

Emniyetin haberi hariç olmak üzere diğer iki haberin kaynağını oldukça merak ediyorum. Özellikle dünyanın 4. büyük teknolojik suçlusu olduğu bilgisine nereden erişildiğini, FBI’nin ve Interpol’un bu kişiyi ve çetesini aradığının nerden bilindiğini; neden bu kadar ünlü bir suçlunun, hele ki dünyanın 4. büyük suçlusunun suçluları duyurmaktan büyük zevk alan FBI’nin sitesinde yayınlanmadığını oldukça merak etmekteyim. Dünyanın 4. büyük sahtecilik suçlusunun neden ajanslar tarafından geçilmediği de ayrı bir ilgi konusu.

Tabii emniyetin sitesindeki haberde duyurulan ele geçirilmiş malzemeler de oldukça enteresan. Yani bu kişilere hacker demesek ve kendilerini dünyanın 4. büyük teknolojik suçlusu ilan etmesek dahi oldukça sağlam bir sahtecilik yaptıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu cihazları sadece Türkiye’de kullanmayıp yurtdışına pazarlamaları da gene oldukça enteresan bir olay. Yani iş öyle bir boyuttaki sadece sahteciler değil aynı zamanda bu sahteciliği yapabilecek zekaya sahip olmayan ancak para karşılığı bu zeka ürünü düzenekleri alıp kullanmak isteyen kişiler dahi var. Yani işin bir de uluslararası pazarı var.

Yakalanan sahtecilerle ilgili haberler dikkatimi çekmiştir her zaman. Mesela son zamanlarda haberi çıkan Cengiz Sarı, Sadun Özkaya ve Maksym Yastremskiy olaylarında herhalde sadece Maksik tam olarak bir hacker diye ifade edilebilir.

Ek olarak konumuzla ilgili olarak şu haberler de oldukça ilginç :

Son Bilgiyi verecekken Yokoldu

En Büyük Türk vurguncu yakalandı

Enselenen Chao şemayı anlattı

Tags: , , , ,

Comments 1 Comment »

En son blogumu kapatıp bir altı aylık suskunluğa düşmeden birkaç gün önce Blog Kimin İçindir? diye bir makale yazmıştım. Pek yazı yazma uslubumla bağdaşmayarak oldukça sert bir şekilde eleştiri yapmış, popüler kültürüne sonuna kadar batmış olan kişilerden şu fakir programcıyı rahat bırakmalarını dolaylı olarak istemiştim.

Biz yazabilen programcılar olarak aslında oldukça değişik bir yapıya sahibiz.

Read the rest of this entry »

Tags: , , ,

Comments 6 Comments »

Yarın büyük gün. 10 Eylül. Önemi ise Cern labaratouarlarının yıllardır kıyameti getireceği öne sürülen ve hakkında birçok komplo teorisi geliştirilmiş olan parçaçıkları çarpıştırma testini yapacak olması.

Sistemin son testleri de yapılmış ve hataları giderilmiş durumda. Yarın herkesin merakla beklediği olay gerçekleştirilecek ve parçacıklar birbiri ile çarpıştırılacak. Bakalım ortaya tüm dünyayı yutacak bir kara delik çıkacak mı?

Aslında insanlar bu kıyamet senaryolarına çok eskilerden beri bayılıyorlar. Neredeyse her nesil birşeylere bakarak kıyametin az biraz sonra kopacağını düşünmüş ancak ne talih ki binlerce yıldır nesilden nesile süren bu kıyamet beklentisi halen gerçekleşmemiş.

Tabii ki CERN’in deneyi sonucunda kıyamet kopmazsa üzülmeyin. Çünkü kıyamet senaryolarımız bu jenarasyonumuz için henüz bitmiş değil. Zecharia Sitchin‘e kulak verip 4 yıl sonra gerçekleşeceği öne sürülen yeni kıyamet senaryosunun kollarına kendinizi bırakabilirsiniz.

Tags: , ,

Comments No Comments »