Insan zekası tamamen bir mantıksal döngü. Baştan sonra mantık esasları dahilinde yaratılmış (darvinciler için : vuku bulmuş) birşey. Ve her kişinin zekası farklı mimariler ile geliştirilmiş. İnsanların çoğuna inanmak istediğinden yani mantığının aldığı birşey dışında birşeye inanmasını sağlamak neredeyse mümkün değil. Aslında mantık zekanın hem varlığını gösteriyor hem de sebebi oluyor. Yani mantık olmasaydı zeka olmaz ya da başka bir deyişle mantıksız bir zeka bir işe yaramaz.
Ancak mantık bilimsel ortamdan insan aklına geldiğinde klasik yöntemlerden farklı bir şekle bürünür. Öyleki insan zekası her zaman yanlışları ve doğruları kombine edip bir doğru ya da yanlış çıkarmak zorunda değildir. İnsan zekasındaki mantık çoğu zaman kararsız kalabilir. Yani iki koşullu bir eğer karşılaşmasında iki taraf da doğru göndermesine rağmen insan beyni eğer fonksiyonuna değer olarak void bir değer gönderebilir. Ya da eğer kontrolcüsüne vereceği cevabı bir süre erteleyip zaman içindeki diğer koşulları eğer içindeki uzun parantezlere ekleyerek cevabını uzunca bir süre sonra verebilir. Ya da size hemen verdiği bir doğru cevabını bir sene sonra yanlış olarak verebilir.
Yani özetle söz konusu insan zekası olduğunda her zaman mantığın önün bölünmez bir parçası olduğunu bilir ama her zaman mantıklı davranmayabileceğini de hep hesaba katmak zorunda kalırsınız.
Bunu özellikle ruhsal ( darvinciler için : beyinsel ) hastalıklarda daha iyi anlarsınız. (Hele bunlardan bir, birkaç ya da çokcasına misafirlik yaptıysanız bu dediklerimi çok net anlayacaksınızdır.)
Mesela huylanmayı ele alalım. Bir şeftalinin tüylü yapısının sizde dişlerinizi sıkma, içinizi titretme, ağzınızı sulandırma sonuçlarına yol açacak hiçbir etkisi yoktur. Bırakınız ellemeyi bunun söylenmesiyle beynin harekete geçip fiziksel olarak sizde bazı etkilere yol açmasını mantıksal ilkelerle açıklayamazsınız. Çünkü tüylü, naylonlu, ter yapan şeylerden huylanan her kişi bunun hiçbir mantıksal sebebi olmadığını bilir ancak gene de kendisini huylanmaktan alıkoyamaz.
Ya da diğer bir olay olan halusinasyon. Halusinasyonun birçok sebebi var, yüksek ateş, şizofreni, vs. Ancak sebepsiz sanrı görmekte mümkün (ki sebepsiz sanrı görenlere genelde şizofren teşhisi konur.) Karşınızda bir kişi durmaktadır, sizinle konuşmaktadır. Siz onu görmekte, duymakta, hatta dokunabilmektesinizdir. Ancak onu sizden başka kimse duyamaz, göremez, dokunamaz.
Şimdi kendimizi buradan alıp Robinson’un adasına götürelim.
Robinson adasında yanlız yaşayan bir kişi. Canı sıkılıyor. Birgün hayali bir kahraman yaratıyor ve adını da Cuma koyuyor. Bundan sonra hep Cuma’sı yanında. Onla konuşuyor, şakalaşıyor, eğleniyor. Ancak gerçek şu, Cuma aslında yok! Ama Robinson’un bunu anlaması mümkün mü? Değil. Çünkü Cuma ile konuştuğunda onun varolmayan bir kişi ile konuştuğunu görüp onun deli olduğunu düşünecek hiç kimse yanında değil.
O zaman karşımıza şöyle bir soru çıkar : Madem Robinson Cuma’sının hayali olduğunu kimse bilmiyor o zaman Cuma gerçekten hayali mi?
Bir bilgisayar programı yazsaydık ve Cuma’nın gerçek olup olmadığını anlaması için üzerine salsaydık o da Cuma ile konuşup, dokunup, arkadaşlık kuracağı için o da Cuma’nın aslında varolup olmadığını anlayamazdı…. mı acaba?
İşte insan zekası her ne kadar mantıkla varsa da aslında mantıksızlık da var. Yani mantık her ne kadar zekanın varlık sebebiyse de mantıksız olduğu zamanlarda da zeka yoktur denemez. O zaman aklımıza basit bir sorunun düşmesi gerekiyor : Madem herşey mantıkla açıklanamıyor ve mantıksız anlarda da zekanın varlığı kabul görülüyor o zaman doğru ve yanlış ayırt etmek mümkün müdür?
Bu noktada konumuzun özüne dair bir cevap yazmak gerekiyor : Eğer doğru ve yanlış vardır diyorsanız realist, doğru ve yanlış yoktur diyorsanız idealistsinizdir.
Ama doğru ya da yanlış nasıl tartışmaya açık olabilir ki?
Konu her yıl parça parça ve her yüzyıl kökünden değişen bilimsel ispatlar (buraya bir gülme efekti koymak isterdim) değilse doğru ve yanlış her zaman tartışmaya açıktır.
Çünkü bizi doğru sonucuna ulaştıran şeyler gene bir takım doğru ve yanlışların hesaplanmasıdır.
Örneğin adam öldürmek yanlıştır. Neden? Burada biz hesaplamalara başlarız. Dindar bir kişi isek deriz ki Allah’ın yarattığı canı Allah’tan başkası alamaz. ( Neden? diye sorarsak burada gene bir sürü mantıksal hesaplamalar devreye girer…) Dindar bir kişi değil de humanist bir kişiysek deriz ki bu kadar çok kaynak varken bir insan öldürmek hayvanlıktan başka birşey değildir. ( Neden? ) Ve son olarak atıyorum duyarsız bir insan formuysak deriz ki insan öldürünce ceza veriyorlar (yoksa olabilir yani neden olmasın diyor. )
Yani birşeyin doğru olduğu sonucuna bizi vardıran mantık örgüsü bir piramit gibidir. Kişi hayatı boyunca en alt seviyeden mantıksal sonuçları toplamaya başlar. Belli bir seviyeye geldiğinde bu mantıksal sonuçları bir eğer ile karşılaştırır ve çıkan sonucu bir üst seviyeye yazarak yeni seviyeye geçer. Yaklaşık olarak 20 yaşına gelen bir kişi temel tüm konularda doğru-yanlış kararını verecek birikime sahip olur.
Belli temel konularda insanlar doğru-yanlış şeklinde kalıpları oluşturduğu zamandan sonra ise geçen ömürleri boyunca piramitin alt seviyelerini sıkılaştırırlar. Örneğin bir çocuk 20 yaşına kadar tanrının varlığını kabul edecek bir mantıksal süreci yaşamışsa bundan sonraki hayatında daha çok kitap okuyarak tanrının varlığının kendisi için neden doğru bir sonuç olduğunu güçlendirecek taşları piramitin alt seviyelerine yerleştirerek yapıyı sıklaştırır.
Ama ya piramitin en üst seviyesinde varolan doğru aslında yanlışsa? Ya da en üstteki doğru aslında mutlak bir doğru değilse? Ya da aslında mutlak doğru diye birşey yoksa?
İşte idealizm bu noktada devreye giriyor ve sizin tüm sıkı bir vücuda sahip piramitlerinizi tek hamlede yıkıp yoluna devam ediyor!
İdealizmin neden başa düşman olduğunu size şöyle açıklayabilirim.
Tanrının varlığını inkar etmek için sayısız yol var. Aynı şekilde insan mantığı tanrının varlığını kabul etmek için de sayısız yol buluyor.
Bir bilgisayar programı yazsam ve tanrının var olma olasılığını hesaplamasını söyleseydim herhalde büyük ihtimalle yokluğuna kanaat getirirdi. Çünkü tanrı aslında yok. Duyularımızla algılamadığımız şeyler yoktur denir. ( Havada bulunan bilmemne tür molekülünü ben duyularımla algılamıyamıyorum dediğinizde ama artık onu mikroskopla görebiliyoruz deniyorsa da demek ki mikroskopun icadından evvel moleküllerin varolmadığına dair bir mantık güdebiliriz. Hatta çoğu bilgisayar programı böyle bir mantık güdecektir. Yani aslında tanrı yoktur diyen bilgisayar programı moleküllerinde olmadığını hesaplayabilecektir. ) O halde tanrıda yoktur.
Bu idealist bir yaklaşım. Öncelikle her yapının yıkılabileceğini ve her zaman daha iyi bir yapı inşa edilebileceğini düşürseniz (ki buna idealist yaklaşım denir) bu sizi doğruya götürecek bir sonucun (yani mantık örgüsünün) asla varolmayacağını gösterir. Çünkü aslında sizin inancınıza göre mutlak doğru yoktur ancak doğruya yakın ya da doğru olma olasılığı yüksek olan şeyler vardır. (Hep doğru diye yazdığım şeylerin tersini de düşünüyorsunuz, mutlak yanlış yoktur… gibi. ) O sebeple yukarda bahsettiğimiz piramitin düşük seviyeleri ve haliyle yüksek seviyeleri asla varolmadığı gibi sizi doğruya götürecek bir sonuç da asla varolmaz.
Tanrı yoktur demiştik, bir de var diyelim. Şimdi bilgisayar programına diğer bazı yan unsurları veriyoruz. (Yani piramitin seviyelerini.) Eğer ki bilgisayarımız mucize kavramını algılayacak şekilde bir programa sahipse muhtemelen sadece insan bedenine bakarak böyle bir mimarinin tek hücreli bir varlığın yüzmilyonlarca yıl evimleşerek böyle bir muntazamlığa sahip olamayacağını görüp şaşıracaktır ve bunun olsa olsa bir mucize olacağına inanacaktır. Bu programımız evrene bakacak ve sonsuz diye bir kavramı belleği almayacağı için gene şaşırıp yeni bir mantıksal inanış geliştirecektir. Bu böyle sürüp gidecek ve programımız muhtemelen en nihayetinde tanrı vardır diyecektir.
Yani programımıza bakarsak tanrı hem var olabilir hem de yok olabilir. Ama burada dikkat edeceğiniz programa verileri veren programcının bir dinsiz mi bir dindar mı olduğudur. Hesaplama verilerini (yani piramitin seviye taşlarını) bir dinsiz veriyorsa o ona göre taşlar verecektir, bir dindar veriyorsa o da ona göre taşlar verecektir. Programa veri veren kişinin ne bir dinsiz ne bir dindar olduğunu düşünürsek o zaman gene bir sonuç çıkabilecektir ancak bu sonuç veri veren kişinin verdiği verilere göre farklılık gösterecektir. Başka bir veri veren mutlaka farklı veriler verecektir. Çünkü veri veren kişilerin de yıllardır kendi içlerinde geliştirdikleri bir mantık örgüsü vardır. Seçimlerini bu mantık örgüsüne göre yaparlar.
Şimdi klasik mantığı biraz aşıyoruz. Tanrı vardır dedik. Ama bu bir mutlak doğru değildi. Tanrı yoktur dedik ama bu da bir mutlak doğru değildi. O zaman tanrı hem vardır hem yoktur dedik ama bu da bir tam doğru değil. ( Çünkü tanrının varlığını ancak tanrıya inanan ya da tanrıya inanmış kişiler tanıyan kişiler araştırır. Yani bir kişinin dindar ya da dinsiz olmasının temel faktörü bir tanrı inanışının varlığıdır. Haliyle tanrıdan olumlu ya da olumsuz anlamda hiçbir haberi ya da fikri olmayan bir kişi için dördüncü bir olasılık vardır ki o olasılık hiçbirşeydir. Yani aslında null/void bile bir değerdir diyecek olursak bu dördüncü değer yokluk halidir. Yokluğu ise tanımlamak mümkün olmaz. Çünkü yokluk yoktur ve siz yokluğu tanımlamak için bir varlık icad ederseniz o zaman yokluğu var etmiş ya da başka bir tabirle yokluğu tasvir etmiş ve varolmayan bir yokluk yaratmışsınız demektir. )
Esasında işte idealist yaklaşım birşeye tam olarak doğru ya da tam olarak yanlış diyememektir. Çünkü siz bilirsiniz ki her zaman bir adım ilerisi vardır. Bunu birazda idealizme daha yakın şeylerle tanımlamak zannedersem konu bütünlüğü açısından iyi olur.
Realist bir kişi savşasız bir dünya olmacağını bilir. İdealist bir kişi ise savaşsız bir dünya hayal eder. Ancak savaşsız bir dünyanın varolmasının ideal olup olmadığını konusunda her zaman şüpheleri vardır. Yani savaşsız bir dünya şu an için ideal olabilir ancak bu idealin doğruluğa yakınlığını her zaman devam ettirebileceğini söylemek mümkün müdür? Değildir.
O halde ideal fikirler aslında ideal olmayan fikirlerdir diyebiliriz. Ya da başka bir tabirle ideal fikirler meydana geldiğinde aslında ideal olmayan sonuçlar doğurabilir.
Örneğin savaşların olmadığı bir dünyada teknolojilik gelişim tamamen yavaşlayıp durabilir, savaş ekonomisine dayanan ülkeler çökebilir, tüm dünyaya bomba satan dev şirketler iflas edebilir ve sonuç olarak dünya aslında daha fakir, daha aç bir yer haline gelebilir. Bu sefer de insanlar savaşlar yüzünden değil daha büyük açlıklar ve fakirlikten ya da teknolojik gelişmenin sağlanamasından dolayı daha büyük hastalık sorunları yüzünden ölebilirler. Yani medeniyet savaşlarla olan ilerlemesine şavaşsız bir dünyada devam edemeyip gerilemeye başlayabilir.
İşte burada idealist düşüncelerin kendi içinde bir saçmalık doğurduğunu görebiliriz. ( Ama asla bu bir saçmalık diyemem. Belki doğru olan budur ya da tamamen yanlış da olabilir. ) Çünkü idealist düşünceler özünde mevcut düşüncelerin gelişmesinde etken olan piramit yapıları yoksayıp tamamen sanal bir gerçeklik yaratsalar da kendi içinde çelişerek geliştirilen idealist fikrin aslında ideal olup olmadığını kanıtlayamazlar.
Bu aynen şuna benzer. Bir kişi tanrıyı mantıksal döngülerle ispatlayamamaktadır. O sebeple tanrının varlığı şüphelidir. Ancak bazı tanrıya inanan kişilerin müthiş bir huzur bulduğunu görmüştür. O sebeple de tanrının varlığı her ne kadar şüpheli olsa da tanrıya inanmanın zararlı mı yararlı mı olduğu konusuna pek bir aydınlık getirememektedir. O zaman ideal bir yaklaşım getirmekte zorlanmaya başlar. Neticede üzün mantıksal döngüler sonunda olaya bir idealist yaklaşım getirir ama gerçek şudur ki hiçbir şeyin doğru olmadığına inanmak aslında hiçbir zaman doğru mantıksal döngüler kurmayı sağlamaz. Neticede doğru yoktur diyen bir kişinin mantıksal döngüler sonucunda bu doğruya en yakındır demesi de aptalca olmalıdır. Çünkü biz idealist bile olsak mantıksal sonuçlara götüren -diğer kişilerden farklı bile olsa- gene mantıksal işlemlerdir. Haliyle idealist bir kişinin ortaya koyduğu ve ideal olduğunu savunduğu düşünce de gene aynı şekilde bir mantıksal piramit üzerinden ışımakta olduğundan idealdir denemez. Mutlak doğru yoksa ideal de yoktur.
İdealist düşüncelerin yani diğer kişilerden farklı olduğu savunalarak farklı mantık örgüleri kurduğunu sanıp ama sonuçta gene aynı mantık piramidi ile sonuçlara varmanın kişinin zeka gelişimi üzerinde etkileri varsa da aynı şekilde zararları da var. Örneğin bu dünyadaki en basit bir iş bazı doğrular kabul etmektir. Piramidi oluşturur ve kendinize doğrular çıkarırsınız. O şeyi artık doğru olarak kanıksadığınız için üzerinde düşünmezsiniz. Böylelikle zekanızı kendi işinize, ailenize ya da başka doğrular kanıksamak için başka şeyler üzerine yoğunlaştırabilirsiniz. Ama dünyanın en zor işi olan mutlak doğru yoktur döngüsüne girdiğinizde (ki bu bir döngüdür ve asla sona ermez) asla bir sonuca ulaşamazsınız. Mutlak bir doğru bulamadığınız için ya da doğrular yaratamadığınız ya da ürettiğiniz doğrular hayatla çok bağdaşmadığı için sürekli aynı döngü içinde döner durursunuz.
Çünkü şu bir gerçek ki her ne kadar mutlak doğru yoksa da ideal bir sonuç da yoktur. Sadece doğrular ve sonuçlar vardır. Birini ya da birkaçını seçip yolunuza devam etmek zekanızı diğer “lüzumlu” şeylere ayırmak açısından daha uygun. Sonuçta, sonuca ulaşmış kimse yoktur. Eğer olsaydı bile biz onun mutlak doğru bir sonuç olduğuna her zaman şüpheyle bakacaktık!
{ Not : Makalemde tanrının varlığını inkar ya da ispat gibi bir çabam yok. Kolay anlaşılması ve bilindik bir olay olmasından dolayı ona daha çok yer verdim }
Tags: beynin ızdırabı
Entries (RSS)
Zekanın Baş Düşmanı : İdealizm…
Insan zekası tamamen bir mantıksal döngü. Baştan sonra mantık esasları dahilinde yaratılmış (darvinciler için : vuku bulmuş) birşey….
Zekanın Baş Düşmanı : İdealizm…
Insan zekası tamamen bir mantıksal döngü. Baştan sonra mantık esasları dahilinde yaratılmış (darvinciler için : vuku bulmuş) birşey. Ve her kişinin zekası farklı mimariler ile geliştirilmiş. İnsanların çoğuna inanmak istediğinden…
“Ama dünyanın en zor işi olan mutlak doğru yoktur döngüsüne girdiğinizde (ki bu bir döngüdür ve asla sona ermez) asla bir sonuca ulaşamazsınız. Mutlak bir doğru bulamadığınız için ya da doğrular yaratamadığınız ya da ürettiğiniz doğrular hayatla çok bağdaşmadığı için sürekli aynı döngü içinde döner durursunuz.”
Bu dongu yuzunden kendim icin dusunce kaliplari uretemedigimi dusunuyorum. Herkesin su veya bu konuda sabit fikirleri var, ben ise konuda -derin degil- cok derin bilgi sahibi degilsem “o da olabilir, bu da” demekten kendimi alamiyorum.